Oysa bir gencin bu zorlu yolculukta duymak istediği ses, adımlarını sayan bir gardiyanın adımları değil; tökezlediğinde onu tutacağından emin olduğu bir sığınağın sesidir.
Hayatın ilk keskin virajları, genellikle en masum olduğumuz dönemlere denk gelir. Henüz çocukluğunu üzerinden tamamen atamamış bir ruhun, LGS denen o ilk ciddi yol ayrımına gelmesi ya da kimliğini, hayallerini ve geleceğini YKS'nin birkaç saatlik heyecanına sığdırmaya çalışan bir gencin çırpınışı... "Çalışan kazanır, kazanan mutludur" cümlesinin ardında çok farklı hikayeler yaşanır. Kapalı kapılar ardında, sadece soru kitapçıklarıyla değil; kendi kaygısıyla, akran baskısıyla ve en çok da sevdiği insanların beklentileriyle çarpışan yürekler vardır.
Bu maraton, hiçbir zaman tek kişilik bir koşu olmadı. Bir evde sınava hazırlanan bir genç varsa, o evin mutfağındaki sessizlikten, koridorundaki ayak sesinin desibeline kadar her şey o sınava göre ayarlanır. İşte tam bu noktada, o görünmez kırılma çizgisi baş gösterir. İş birliği ile baskı arasındaki o ince, şeffaf çizgi.
Çoğu zaman iyi niyetin arkasına gizlenmiş büyük bir yanılgıya düşeriz yetişkinler olarak. Harcanan emekleri, dökülen paraları, geceleri uykusuz kalınan saatleri "fedakarlık madalyası" gibi gencin boynuna asıveririz. "Biz yemedik yedirdik, sen sadece oku" cümlesi, aslında dünyanın en ağır yüküdür bir çocuğun omuzlarında. Sevgisinin ve geleceğinin, deneme sınavındaki net sayısına endeksli olduğunu hisseden çocuk, her yanlış şıkta kendi varlığının da azaldığını düşünür. Başarısızlık korkusu, başarma isteğinin önüne geçtiği an, zihin kilitlenir ve o çok istenen gelecek, bir karabasana dönüşür.
Oysa bir gencin bu zorlu yolculukta duymak istediği ses, adımlarını sayan bir gardiyanın adımları değil; tökezlediğinde onu tutacağından emin olduğu bir sığınağın sesidir. Ev, bir dershane kampı değil; ev dışarısı ne kadar fırtınalı olursa olsun, şefkatle açılan bir liman olmalıdır. Çocuğuna "Sen bu sınavdan ibaret değilsin ve sonuç ne olursa olsun bizim kalbimizdeki yerin değişmeyecek" diyebilen bir ailenin verdiği güven, hiçbir özel dersin ya da kaynağın satın alamayacağı bir psikolojik zırhtır.
Netler düşebilir, bazı günler ders çalışmak içten gelmeyebilir; denemeler hüsranla sonuçlanabilir. Bunların hepsi sürecin ve öğrenmenin doğasında vardır. Asıl tehlikeli olan, sınav kağıtlarındaki yanlışları düzeltmeye çalışırken, çocukların kalbinde tamiri imkansız yanlışlar yapmaktır. Sınavlar gelir geçer, tercih formları doldurulur, üniversite kapıları açılır ya da kapanır; hayat bir şekilde kendi yatağını bulur ve akar. Geriye dönüp bakıldığında hatırda kalan şey, kaç net yapıldığı değil; o odada yalnız başına ağlarken kapıyı çalan elin sıcaklığıdır.
Geleceği inşa etmek sadece iyi bir liseye yerleşmek ya da üniversite diploması vermekle olmaz; o geleceğin içinde başı dik, ruhu zedelenmemiş, sevildiğinden emin bireyler yetiştirmekledir. Unutmayalım ki, hiçbir sınav sonucu, bir çocuğun gözündeki ışıltıdan ve bir ailenin birbirine duyduğu koşulsuz güvenden daha büyük bir başarı hikayesi yazamaz.
