Günümüz insanı, kahvesinin markasıyla, giydiği logonun büyüklüğüyle ve sahip olduğu lüks tüketim nesneleriyle var olmaya çalışıyor. Eşyalar bizi köleleştirirken biz onların sahibi olduğumuzu sanıyoruz.
Modern zamanların parlak ışıkları altında, vitrinlerin büyüsüne kapılmış kitleler yürüyor. Her mevsim değişen trendlerin, saniyeler içinde tükenen "sınırlı üretim" kıyafetlerin ve her yıl yenilenen akıllı telefonların gölgesinde, insan ruhu yavaşça ıssızlaşıyor. Sokaklar, sadece birkaç kez giyilip bir kenara atılan tekstil dağlarıyla dolarken kargo kutularının hışırtısı adeta modern dünyanın ninnisi haline geldi. Sosyal medyadaki "buna ihtiyacın var" çığlıkları;kalbimizdeki o derin, kadim boşluğu eşyalarla doldurabileceğimizi fısıldıyor oysa her yeni alışveriş, içimizdeki yalnızlığı biraz daha büyütüyor.
Bir tıkla kapımıza gelen paketler, bize anlık bir haz sunuyor. Ancak o kutu açılıp ilk heyecan yatıştığında, geriye sadece daha büyük bir tatminsizlik ve plastik atıklar kalıyor.
Günümüz insanı, kahvesinin markasıyla, giydiği logonun büyüklüğüyle ve sahip olduğu lüks tüketim nesneleriyle var olmaya çalışıyor. Eşyalar bizi köleleştirirken biz onların sahibi olduğumuzu sanıyoruz.
İnsanlar artık satın aldıkları şeylerin değerini, onları elde etmek için harcadıkları ömürle değil, yalnızca etiketindeki sıfırlarla ölçüyorlar. Tükettikçe tükeniyoruz.
Türkiye'de tüketim çılgınlığının en büyük örneği,kredi kartları ve taksit seçenekleridir. Gelecekteki geliri bugünden harcama eğilimi çok yüksektir.
Bir kişinin maaşının çok üzerinde bir fiyata sahip olan son model bir akıllı telefonu, "ayda sadece şu kadar taksitle" diyerek 12 ay borçlanarak alması. İhtiyaçtan ziyade, statü sembolü olarak görülen eşyalara ulaşmak için limitlerin sonuna kadar zorlanması Türkiye'de çok yaygındır.
Kasım aylarında düzenlenen "Efsane Cuma", "Şahane Kasım" gibi alışveriş çılgınlıkları Türkiye'de adeta bir festivale dönüşüyor.
Dünyanın birçok yerinde alışveriş merkezleri (AVM) sadece alışveriş için gidilen yerlerken Türkiye'de özellikle hafta sonları bir aile aktivitesi ve sosyalleşme alanı haline gelmiştir.
Instagram ve TikTok gibi platformlar, Türkiye'deki tüketim çılgınlığını "deneyim tüketimi" üzerinden körüklüyor.
Sırf fotoğraf çekilip sosyal medyada paylaşmak için çok pahalı, popüler mekanlara gidilmesi; buralarda aslında tadı beğenilmese bile sadece "sunumu" için fahiş fiyatlar ödenen kahveler, tatlılar tüketilmesi. Bir kıyafetin sadece bir kez fotoğrafta görünmesi için alınıp sonra dolabın bir köşesine atılması da cabası.
Küresel kahve zincirlerinin Türkiye şubelerinde, özellikle gençlerin bir bardak kahve alabilmek için dakikalarca, bazen metrelerce kuyrukta beklemesi. Burada tüketilen şey aslında kahveden ziyade, o markanın bardağını elde tutmanın verdiği "ait olma" ve "tüketebilme" hissiyatıdır.
Özetle; Türkiye'deki tüketim çılgınlığı genellikle "başkaları ne der?", "statü kaygısı" ve "en yenisine sahip olma arzusu" üzerinden şekilleniyor. İnsanlar ekonomik zorluklar yaşasa bile, tüketim yoluyla kendilerini ödüllendirme veya geçici bir mutluluk satın alma eğilimi gösteriyorlar.