Zaman, sen büyürken hem çok yavaş hem de bir göz kırpışı kadar hızlı aktı. Evin içinde paytak adımlarla yürürken düştüğün, dizini kanattığın o ilk günleri unutmuyorum.
Hastane koridorunda, ömrümde ilk defa böylesine ürkek, böylesine çaresiz ayak sesleriyle beklediğim o büyülü günü dün gibi hatırlıyorum. Hemşire seni kucağıma ilk bıraktığında, sanki koca evren derin bir sessizliğe gömüldü ve dünyada sadece senin o minik, masum nefesin kaldı. Avucumun içine sıkışıp kalan o küçücük parmaklarınla bana dünyadaki en büyük gücü verdin. Sen benim canım evladım, kalbimin en derin köşesi, arkamı yasladığım dağım oldun. O an anladım ki, ben artık sadece kendim için nefes almayacaktım. İçimde, seninle birlikte doğan ve ölene dek sadece senin adınla atacak yepyeni, kocaman bir kalp vardı.
Zaman, sen büyürken hem çok yavaş hem de bir göz kırpışı kadar hızlı aktı. Evin içinde paytak adımlarla yürürken düştüğün, dizini kanattığın o ilk günleri unutmuyorum. Senin canın yandığında benim ruhumdan bir parça koptu. Ama elinden tutup seni her kaldırdığımda, hayata karşı nasıl direnmen gerektiğini fısıldadım içimdeki o çocuk sesimle.
Sonra o ilk okul günü geldi... Sırtındaki o kocaman çantayla sınıf kapısından içeri girerken arkandan bakakaldım. Dönüp bana el salladığında, gözlerimdeki yaşları saklamak için başımı yana çevirmiştim; çünkü bir baba ağlarsa, evladı korkardı. Gurur ve hüzün ilk kez o gün içimde böylesine büyük bir savaşa tutuştu. Okul sıralarında büyüdün; dostluğu, başarıyı ve hayatın o ilk tatlı rekabetlerini orada öğrendin. Gençliğe adım attığın o fırtınalı dönemlerde hayat sana hep düz yollar sunmadı elbet. Hayal kırıklıkların oldu, güvendiğin insanların sırt çevirmesiyle sarsıldın, haksızlıklara uğradın. O kötü günlerde odana kapanıp sessizce acı çekişini izlemek, bir baba için çaresizliğin en ağır, en keskin biçimiydi. Ama her fırtınanın ardından, yüzünde açan o güzel gülüşünle yeniden ayağa kalktın. Yaşadığın her güzel olayda sanki dünyayı ben fethetmişim gibi göğsüm kabardı.
Ve bir gün... Kendi yuvanı kuracağın, kendi gökyüzünde kanat çırpacağın o büyük gün kapıya dayandı. Hayat arkadaşınla el ele, karşımda bir dağ gibi vakur ve dimdik dururken, ben o tören kıyafetlerinin içinde hâlâ okul bahçesinde neşeyle koşturan o minik bebeğimi görüyordum. Seni bir başka hayata uğurlarken, aslında kalbimin yarısını da seninle birlikte gönderdim.
Hemen ardından hayat mücadelen daha da sertleşti; iş hayatının o acımasız, o yorucu koşturmacası başladı. Akşamları eve yorgun argın gelişini, omuzlarındaki o ağır sorumluluk yükünü, projelerin, kararların arasında nasıl yıprandığını uzaktan içim sızlayarak izledim. Bazen işlerin yolunda gitmediği, geceler boyu uykusuz kaldığın dönemlerde odandaki o sönmeyen ışık, benim kalbimi yaktı. Sana belli etmedim, "Sen güçlüsün" dedim ama sabahlara kadar senin için gözyaşı döküp dua ettim. Başarı basamaklarını tırnaklarınla kazıyarak tırmanışını izlemek, iş dünyasında adından saygıyla söz ettirdiğini duymak, bu yaşlı babanın ömrüne ömür kattı.
Derken, zamanın bize hazırladığı en muazzam, en tarifsiz sürpriz kapıyı çaldı: Canım torunum dünyaya geldi. Onu ilk kez kucağıma alıp kokladığımda, zaman bir kez daha büküldü. Cennet kokusunu içime çekerken, sanki yıllar öncesine, senin ilk doğduğun o büyülü ana geri döndüm. Sen artık bir ebeveyndin; evladının üzerine titreyen, koruyan, kollayan sorumluluk sahibi bir yetişkin... Ama ne gariptir ki çocuğum, sen ne kadar büyürsen büyü, saçlarına ne kadar ak düşerse düşsün, sen benim gözümde hiç değişmedin. Benim kucağımdaki o minik bebek, şimdi kendi bebeğini uyutuyordu; hayatta izlediğim en güzel film buydu.
Şimdilerde ise bedenimi yavaş yavaş terk eden bir güçle, beni yatağa ve dört duvara mahkûm eden bu amansız hastalıkla mücadele ediyorum. Aynaya baktığımda ak saçlı, yüzü çizgilerle kaplanmış, yorgun ve ihtiyar bir adam görüyorum. Bedenim yaşlandı, kemiklerim sızlıyor, nefesim daralıyor, doğru... Ama sana, torunuma, dışarıdaki hayata baktığımda içimde atan o gizli kalbin yaşını bir tek ben biliyorum.
Bu çöken, eriyen bedenin içinde, seninle ilk günkü gibi heyecanlanan, senin başarılarınla bir çocuk gibi sevinen, seninle ağlayıp seninle gülen o çocuk ruh hiç büyümedi, hiç eskimedi. İçimdeki o çocuk, hâlâ seninle saklambaç oynuyor, hâlâ senin ilk adımlarında heyecanla alkış tutuyor. Hastalık bu bedeni esir alabilir ama içimdeki o saf çocuk ruhu asla yaşlandıramaz.
Nefesimin tükeneceği, bu fani dünyaya gözlerimi yumacağım o son ana kadar da içimdeki o çocuk ruh hep senin adını fısıldayacak. Bu yorgun beden toprak olacak belki ama sana olan o saf, o hiç yaşlanmayan çocuksu sevgim, ruhumun en derin yerinde hep taze kalacak. Ben gidiyorum canım evladım... Ama içimdeki o ölümsüz, o temiz çocuk hep seninle, hep yanı başında yaşayacak…