Hapşırmak, biyolojik bir refleksin çok ötesinde, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini ve aynı zamanda aniden uyanışını simgeleyen büyüleyici bir ritüeldir.
Birkaç saniye öncesine kadar her şey ne kadar da olağandı; dünya kendi ekseninde dönerken zihnimiz sıradan meşguliyetlerle, sokaktaki kalabalıklar kendi telaşıyla akıp gidiyordu. Ve aniden, içten gelen o esrarengiz ve karşı konulamaz dürtü yoklar bünyemizi. Göğüs kafesimiz derin bir solukla şişer, gözlerimiz istemsizce kapanır, dünya ve zaman o salisede donakalır. Sonra o kopuş, o şiddetli patlama gerçekleşir: Hapşırık. Tıpkı hayatın kendisi gibi, ne zaman geleceği kestirilemeyen, geldiğinde de tüm rutinleri ve maskeleri bir hamlede askıya alan ani bir fren.
Hapşırmak, biyolojik bir refleksin çok ötesinde, insanın doğa karşısındaki çaresizliğini ve aynı zamanda aniden uyanışını simgeleyen büyüleyici bir ritüeldir. Burnumuza kaçan minicik bir toz tanesi, dış dünyadan gelen yabancı bir tehdit ya da güneşin parlak ışığı... Bedenimiz, bu küçük müdahaleye karşı olağanüstü bir savunma mekanizması devreye sokar. Beynimiz, solunum yollarını temizlemek için o milisaniyeler içinde kusursuz bir emir zinciri kurar. Kalbimiz adeta o an için bir saliseliğine durur gibi olur, boğazımızdan ve ciğerlerimizden kopup gelen hava dalgası dışarı fırlar. Peki, bu ani refleks gerçekleştiği sırada insan neden gözlerini açık tutamaz? Neden o saniyede evrendeki her şeyle olan bağımız kopar ve benliğimiz sadece o bedensel haykırışa odaklanır?
Çünkü hapşırık, insana kontrol edemediği şeylerin varlığını hatırlatan en saf anlardan biridir. Günlük hayatımızda her şeyi planlamaya, yönetmeye, kontrol altında tutmaya ne kadar da meraklıyızdır. Randevular, kariyer planları, yarının kaygıları, dijital ekranlarda akıp giden sanal hayatlar... Hayatın akışını ezberlediğimizi sandığımız o kibirli anlarda bile, bedenimiz bize ansızın "Dur!" der. O minicik hapşırık dalgası, insan iradesinin ne kadar kırılgan ve sınırlı olduğunun sessiz ama sarsıcı bir itirafıdır. Kontrolün tamamen bizde olduğunu sandığımız o büyük illüzyon, burun deliklerimize değen basit bir esintiyle yerle bir olur.
Geleneklerimiz bile bu ani kopuşa kutsal bir anlam yüklemiştir. Eski çağlardan beri hapşıran birine "Çok yaşa" denmesi, o an kalbin durduğu ve ölümün eşiğinden dönüldüğüne dair kadim bir korkunun izlerini taşır. İnsan, kendi bedeninin ürettiği bu şiddetli sarsıntı karşısında bile hayatta kalmayı kutlar gibidir. "İyi ki yaşıyorsun" der adeta karşısındakine, "bak, ölüm bir kez daha kapımızı çaldı ama geçip gitti." O yüzden hapşırık sonrası duyulan o kısa süreli ferahlama, sadece solunum yollarının açılmasından ibaret değildir; adeta ölüm ile yaşam arasında gidip gelen ruhun, yeniden dünyaya kök salmasının yarattığı derin bir nefestir.
Sonuç olarak hapşırık, hayatın acımasız temposu içinde unuttuğumuz o saf gerçeklikle yüzleşmemizi sağlar. Bizi kaskatı maskelerimizden, yapmacık duruşlarımızdan ve kurduğumuz o yapay düzenlerden bir anlığına da olsa koparıp alır. Pompalanan kan, kapanan gözler ve o gürültülü haykırış bittiğinde, tozlar yeniden yerine çöker; dünya akmaya devam eder. Ancak o birkaç saniye içinde zihnimize düşen soru yerli yerindedir: Hayatın kontrolünü elinde tuttuğunu zanneden insanoğlu, bedenindeki en küçük bir refleksin bile esiriyken, aslında neyi bu kadar büyük bir kesinlikle yönettiğini sanmaktadır?