Eski düğünlerin en büyük güzelliği, her şeyin el emeğiyle, göz nuruyla ve en önemlisi içtenlikle inşa edilmesiydi.
Zamanın devasa çarkı dönerken insan hayatının en önemli dönemeçlerini de beraberinde öğütmüş, kendimize has törelerimizi arındırarak birer tüketim nesnesine dönüştürmüştür. Eskiden bir köy odasının ya da toprak avlunun ortasında, günlerce süren hazırlıklarla başlayan o köklü düğünler; sadece iki insanın değil, bütün bir mahallenin, koca bir köyün kaderini, kederini ve neşesini ortaklaştıran kutsal birer törendi. Şimdi ise bu akılcı çağın cam fanuslarına, renkli ışıklarla aydınlatılan tavan aralarına sıkıştırılmış salon düğünleri var. Peki, o toprak kokulu, imece usulü kurulan düğün sofralarından, sahte gülüşlerin ve ezbere kurgulanmış oyunların sergilendiği parlak mermer zeminli salonlara evrilen bu yolculukta insan ruhu neyi kaybetmiştir? Gerçek bir birleşme ve aidiyet kutlaması olması gereken evlilik merasimi, ne oldu da ticaret piyasasının en acımasız vitrinine dönüştü?
Eski düğünlerin en büyük güzelliği, her şeyin el emeğiyle, göz nuruyla ve en önemlisi içtenlikle inşa edilmesiydi. Düğünden haftalar önce başlardı o telaş; imece usulü yakılan tandırlar, büyük kazanlarda kaynayan keşkekler, komşuların yardımıyla hazırlanan yufkalar köy meydanına yayılan o mis gibi bereket kokusuyla evliliğin ilk harcını kardırırdı. Gelin, sırmalı duvağının altında utangaç ama bir o kadar da köklü bir geleneğin taşıyıcısı olarak baba evinden çıkar, davulun ve zurnanın o coşkulu sesiyle yeni yuvasına uğurlanırdı. Orada ne sahte bir rol ne de göz boyama çabası vardı; herkesin ne kadarı varsa onu ortaya koyduğu, yoksulluğun bile paylaşılarak zenginliğe dönüştüğü sahici bir toplumsal dayanışma alanıydı o anlar.
Bugünün modern salon düğünlerine baktığımızda ise karşımıza çıkan tablo, adeta ruhsuz bir film sahnesini ya da seri üretim bir eğlence fabrikatörlüğünü andırır. Birbirinin aynısı olan kapalı kutu salonlar, standart paketler, yapay çiçeklerle süslenmiş nikah masaları ve konukları müşteri olarak gören soğuk bir düzen... Gelin ile damadın ilk dansı için havaya sıkılan dumanlar, yere dökülen plastik yapraklar ve fotoğrafçının yönlendirmeleriyle yönetilen anlar... İnsan sormadan edemiyor: Onlarca yabancının gözü önünde, müzik yayınlarının dayattığı ezgilerle yapılan o mekanik danslar, iki insan arasındaki gizli ve kutsal bağı gerçekten yansıtabilir mi? Yoksa bu salonlar, mutsuzluklarını parıltılı kıyafetler ve devasa pastalar altında gizlemeye çalışan modern insanın çaresizliğini örten birer teselli sahnesinden mi ibarettir?
Eski geleneklerde kına geceleri, kadının toplumdaki yerini, anasından ayrılışının o derin sızısını ve yeni bir ocağa adım atışının hüznünü ve sevincini aynı anda barındıran edebi birer ağıt ve coşku buluşmasıydı. Gelin ellerine yakılan kına ile adeta olgunlaşır, türkülerle dökülen gözyaşları mahalle kadınlarının sarıp sarmalamasıyla şifaya dönüşürdü. Günümüzün kahkahalarla, müzik yayınlarıyla ve çeşitli gösterilerle bölünen modern kına geceleri ise bu kadim ritmin içi boşaltılmış, sadece sanal ağlarda birkaç saniye yer bulacak ucuz birer kopyasından başka nedir? Özden kopan, anlamını yitiren her eylem gibi bu yeni merasimler de insanı birbirine yakınlaştırmak yerine, kalabalıklar içinde daha da yalnızlaştıran yapay birer dekor gürültüsünden öteye geçememektedir.
Nihayetinde, geleneksel düğünlerin o yorucu ama insanı insan yapan imece ruhu yerini, paranın ve gösterişin konforuna ama manevi çölleşmesine bırakmıştır. Bedenlerin aynı mekânda ama ruhların birbirine tamamen yabancı olduğu o klimalı salonlarda, aslında kutlanan şey bir evlilik değil; modern bireyin yalnızlığını toplumsal bir gösteriyle bastırma çabasıdır. Ne dersiniz; tencerelerin kaynadığı, herkesin elini taşın altına koyduğu o eski sokak düğünlerinin samimiyetini kaybederken, aslında insanlığımızın en saf ve en dürüst yanını da o parlak salonların gürültüsüne kurban etmedik mi? Özümüzün o samimi köklerine dönmeyi ne zaman hatırlayacağız?