Dünya bize sürekli maça papazı gibi acımasız, sinek papazı gibi köşeli ya da karo papazı gibi hesapçı olmamızı dayatır.

Sıradan bir akşamda, önündeki yeşil çuha masaya saçılmış o yıpranmış iskambil destesini eline aldığını hayal et. Sinek, maça ve karo papazlarının o çatık kaşlı, sert ve etrafa kibir saçan heybetli yüzlerine bakıyorsun. Tam o sırada gözün kupa papazına takılıyor ve parmaklarının arasında tuhaf bir ürperti hissediyorsun. Gücün, mutlak otoritenin ve krallığın simgesi olan bu dört dev figürden biri, neden diğerleri gibi maskülen bir sertlik imzasını taşımaz? Üstelik dikkat ettin mi; elindeki keskin kılıcı neden dışarıdaki bir düşmana değil de kafasının arkasına gizlemiş, adeta kendi kendini vuran bir intihar kralı gibi resmedilmiştir? Aslında hayat da tam olarak önümüze serilen bu tekinsiz desteden ibaret değil mi?

Dünya bize sürekli maça papazı gibi acımasız, sinek papazı gibi köşeli ya da karo papazı gibi hesapçı olmamızı dayatır. Tam bu noktada kalbin ve hesapsız tutkuların simgesi olan kupa papazı, yani bizim o eski dost Rıfkı, kulaklarımıza bambaşka bir felsefe fısıldar: Her şeye rağmen farklı olabilmenin, maskeleri yırtıp atmanın ve incinmeyi göze alacak kadar cesur kalabilmenin gücünü... Sahi, herkesin aynı fabrikadan çıkmış gibi tek tipleştiği, aynı sahte ciddiyet zırhlarının arkasına saklandığı bu riyakâr çağda; farklılığın getirdiği o bıyıksız çıplaklık bir zayıflık mıdır, yoksa asıl güç müdür?

Çoğu insan, sırf o gri sürünün konforlu bir parçası olabilmek adına kendi içindeki kupa papazını karanlık kuyulara gömer. Maçanın keskin kurallarına ayak uydurmayı zafer zanneder. Peki ya Rıfkı? O, destenin tüm baskıcı gürültüsüne rağmen o bıyıksız halini korumuştur. Herkes birbirinin kopyası olmaya çalışırken özgün rengini koruyanlar zamana karşı nasıl bu kadar dik kalabiliyor? Belki de gerçek güç, klişe güçlü insan portresine sığınmak değil; o portreyi kendi doğrularınla yeniden çizebilmektedir. Bıyık, yüzdeki korkuları ve şüpheleri gizleyen yapay bir maskedir; Rıfkı’da ise bu sahte zırh bulunmaz. O, dünyaya dosdoğru ve saklanmadan bakar.

Gün gelir bu figür, batak oyununun tam ortasında en büyük cezaya, sırtlanması en ağır yüke dönüşebilir; bunu hepimiz yaşayarak öğrendik. Kalbinin sesini dinleyerek yürüyenler, bu hayat oyununda genellikle en çok yara alan taraftır. Ancak o desteden kupa papazını çekip çıkardığında, geriye sadece birbirini kemiren ruhsuz bir güç savaşından başka ne kalır? Kupa papazının elindeki kılıç, dışarıdaki hayali düşmanlara değil, kendi zihnine doğrudur. Hayatı bu çıplak gözle okuduğumuzda anlarız ki; asıl kudret dış dünyayı fethetmekten değil, kendi içiyle hesaplaşabilmesinden gelir. Kendi hatalarıyla korkusuzca yüzleşebilen kaç kişiyiz şu hayatta?

Günün sonunda hayat masasına oturduğumuzda önümüze serilen kartlar sabittir. Toplum bizi sürekli sertleşmeye zorlar. Ancak hiç aklından çıkarma; destenin en unutulmaz ve oyunun kaderini değiştiren karakteri, o bıyıksız kupa papazıdır. Şimdi dur ve aynadaki yüzüne bak: Sen bu tek tipleşmiş hayat destesinde diğerlerine benzeyen sıradan bir kral mı olacaksın; yoksa tüm risklerine rağmen kendi hikayesini maskesiz ve dimdik yazan bir Rıfkı mı?