Güneş henüz dağların arkasından yüzünü göstermemiştir ama köy çoktan uyanmıştır. Şehirlerin o mekanik, gürültülü sabahlarına inat; burada gün, doğanın kendi sessiz melodisiyle başlar. Horoz sesleri, uzaklardan gelen bir köpek havlaması ve ahırdan yükselen o bildik, sıcak homurtular...
Bu topraklarda hayat saatin akrebiyle yelkovanına göre değil; güneşin doğuşuna, toprağın nemine ve hayvanın sütüne göre akar. İşte bir Anadolu köyünde, her gün sessizce yazılan ama ömür boyu unutulmayan o kocaman hikâyenin bir günü.
Annenin gözleri, gökyüzü henüz lacivertten griye dönerken açılır. Yataktan usulca kalkar, ev halkını uyandırmamaya gayret ederek üzerine kalın hırkasını alır. Ayakları onu dosdoğru ahıra götürür. Ahırın kapısı açıldığında yüze vuran o kesif, sıcak ve samimi koku, köy hayatının ilk nefesidir.
Anne için gün, sarıkızın memelerinden kovalara süzülen o sıcak sütün ritmik sesiyle başlar: Şıp, şıp, şıp... Hayvancılık buralarda sadece bir geçim kaynağı değil, evin bir ferdiyle kurulan dilsiz bir dostluktur. Anne, ineğin alnını okşar, ona güzel sözler fısıldar.
Aynı saatlerde baba, traktörün motorunu çoktan ısıtmıştır. Tarla işi beklemeye gelmez. Hele ki hasat zamanıysa, güneş tepede kavurmadan toprağa girmek gerekir. Baba, nasırlı elleriyle direksiyonu kavrar; zihninde bu yılki buğdayın verimi, yüreğinde ise ailesine helal lokma götürmenin gururlu telaşı vardır.
Güneş yükseldikçe tarladaki mesai kızışır. Anne, sabah sağdığı sütü mayalayıp yoğurdunu kurduktan sonra çocukları da peşine takıp tarlaya, babanın yanına yollanır. Tarım, bu aile için bir iş bölümü sanatı gibidir.
Toprakla uğraşmak insanı hem yorar hem de iyileştirir. Çapa yaparken dökülen her damla alın teri, sonbaharda sofraya gelecek sıcacık bir somun ekmektir. Baba yorulduğunda bir ağaç gölgesine sığınırlar. Anne, çıkından çıkardığı bazlamayı, taze çökeleği ve sabah demlenen o hafif is kokulu çayı serer yere. Dünyanın en lüks restoranı, o huş ağacının altındaki mütevazı sofranın verdiği huzuru veremez.
"Toprak cömerttir oğul," der baba, bardağından bir yudum çay çekerken. "Sen ona sevgiyle, emekle bakarsan, o seni asla aç bırakmaz."
Büyükler tarlada çalışırken, köyün çocukları için hayat bambaşka bir neşeyle akar. Tabletlerin, telefonların olmadığı bu dünyada, oyun alanları alabildiğine uzanan bozkırdır, derelerdir, harman yerleridir.
Köyün çocukları bir araya geldi mi zaman durur. İki dal parçasından bozma bir çelik çomak oyunu, dünyanın en heyecanlı turnuvasına dönüşür. Tozlu yollarda çıplak ayak koştururken patlayan parmak uçları, ağaçtan ağaca atlarken yırtılan pantolonlar hiçbirinin umurunda değildir. Akşama doğru saklambaç başlar. Kerpiç duvarların arkasına, samanlıkların kuytusuna saklanan çocukların kıkırdamaları köyün sokaklarında yankılanır. Onların çocukluğu ekranlara değil; toprağa, taşa ve gökyüzüne yazılır.
Öğleden sonra köy meydanında bir hareketlilik başlar. Bugün komşulardan Fatma teyzenin kışlık eriştesi kesilecektir. İşte Anadolu’yu ayakta tutan o gizli güç, imece burada devreye girer.
Köyün kadınları unlarını, merdanelerini alıp Fatma teyzenin avlusuna toplanır. Kimi hamur yoğurur, kimi incecik yufkalar açar, kimi de sacın başında ter döker. Ortaya dökülen sadece emek değildir; dedikodular, memleket meseleleri, gelin-görümce şakaları ve kahkahalar havada uçuşur.
Birlikte yapılan iş hafiftir, eğlencelidir. Akşamüstü olduğunda, kasalar dolusu erişte bezlerin üzerine serilmiştir bile. Yarın başka bir kapıda, başka bir kışlık hazırlığı için aynı kollar sıvanacaktır.
Güneş dağların ardına çekilip karanlık köyün üzerine bir yorgan gibi serildiğinde, yorgun bedenler evlerine çekilir. Ama köyde hayat bitmez, sadece şekil değiştirir.
Erkekler akşam namazından sonra köy kahvesinde buluşur. Ahşap sandalyelerin gıcırtısı, masalara vuran taşların sesi ve ince belli bardaklarda demlenen tavşan kanı çaylar... Burada siyaset de konuşulur, ertesi gün hangi tarlanın sulanacağı da. Kahvehane, köyün hem parlamentosu hem de dertleşme köşesidir.
Kadınlar ve çocuklar ise akşamları birbirlerine konuk olur. Televizyonun sesi kısılır; sobada çıtırdayan meşe odunlarının sesine, kaynayan ıhlamurun kokusu karışır. Patlamış mısırlar, güzden saklanan elmalar ikram edilirken eski hikayeler anlatılır. Çocuklar soba arkasındaki sedirde uykunun tatlı kollarına bırakırken kendilerini, büyüklerin fısıltılı sohbetleri onlara ninni olur.
Gece yarısına doğru köy tamamen sessizliğe gömülür. Sokak lambalarının cılız ışığı altında, kerpiç evlerin pencerelerindeki sarı ışıklar tek tek söner.
Anne yatağa girmeden önce çocukların üstünü örter; odada hâlâ taze ekmek ve toprak kokusu vardır. Baba, yarının planlarıyla gözlerini kapar. Zor, yorucu ama bir o kadar da temiz ve hesapsız bir gün daha geride kalmıştır. Toprak uykuya dalar, köy uykuya dalar; kulaklarda sadece rüzgârın ve uzaklardaki cırcır böceklerinin o hiç bitmeyen şarkısı kalır.