Mike’ların evindeyim. Mike ve ev arkadaşı Mary benim okul arkadaşlarım. Mike bana sıkıntı yaşadığım cebir derslerine hazırlanmam konusunda yardımcı oluyor. Tanışmamız duyuru panosunda ki “ücretsiz matematik dersi verilir” duyurusundaki telefon numarasını aramam ile başladı. Haftada bir iki kez bir araya gelip çalışıyoruz. Mike; sarışın, geniş omuzlu, kaslı, iri mavi gözlü, uzuna yakın orta boylu, neşeli, şakacı bir tip… Mary ise narin, esmer, az konuşan, daha doğrusu konuşmayıp sadece soruldukça konuşan, daha çok dinlemeyi seven bir tip. İri kara gözleri ile insana taa derinden bakar, bakışları sizi ısıtır, ona bakarken sanki onu uzun zamandır tanıyor duygusuna sürüklenirsiniz…
Ben önümdeki cebir sorusu ile cebelleşiyorum. Mike ise elinde basılı bir form, yanında bir takım fatura veya fatura yerine geçen evraklarla didişiyor… Mary içerde, mutfakta takırdayıp tıkırdayıp duruyor… Belli yaklaşan öğle için yiyecek bir şeyler hazırlıyor…
Cebir sorusunun hakkından gelince derin bir ohhh çekip yerimden keeeeyifle doğrulup gerindim. Yaklaşıp Mike’ın didiştiği forma eğilip baktım; federal devlete ilişkin vergi iadesi formu. Doldurmakta olduğu formdan ayrılıp bana dikilen mavi gözlerin içine sorgular gibi bakınca Mike, “Üniversite öğrencileri çalıştıkları zaman gelir vergisi ödememeleri gerekiyor. Çalıştıkları yerlerde kesilen gelir vergisi keseneklerini geri almak için bu formları doldurup ilgili makama verip yaklaşık bir ay içinde geri alıyoruz…” dedi. Bende yarı zamanlı bir kaç değişik yerde çalışmıştım. Benim için de bir form doldurduk.
Vergi iadesi formunu teslim edeceğim büro; gösterişli olmayan çok katlı bir binanın giriş katında. İçeri girdim: Sağlı sollu, birbirine bakan iki masada, otuz yaşlarında iki delikanlı bana gülümseyerek bakıyor. Merhaba deyip masalardan soldakine doğru yürüdüm. Ben kendisine doğru ilerleyince oturmakta olan memur yerinden doğrulup elini uzattı. Uzatılan eli sıkarken kendimi tanıttım. O da kendini ve arkadaşını: Yanına yaklaştığımın ismi Theo, çalışma arkadaşının ise Peter imiş. Peter’ın da elini sıkıp Theo’ya elimdeki formu verdim. Formu incelemesi pek de uzun sürmedi. İnceleme sonrası forma bir şeyler yazıp imzalayıp mühürledi. Orta boy bir zarfa koyup önündeki başka zarfların da olduğu evrak selesine koydu. Sonra bana dönerek, yaklaşık yüz on dolar tutarındaki vergi iadesinin otuz ila kırk beş gün içinde geleceğini, gelip gelmediği sonucunun kendilerinden sorabileceğimi söyledi. Teşekkür edip yerimden doğrulmaya yeltendiğimde eli ile oturmamı işaret etti. Sonra yerinden doğrulurken ilk kez bir Türk’le tanışıyor olduğunu belirtip hafta sonu bir programım olup olmadığını sordu. Olmadığını söyleyince, kendilerinin Cumartesi sabah ‘Roky Mountains’ dağlarına gideceklerini, bir gece konaklayıp Pazar günü akşamı döneceklerini, istersem beni de severek götürebileceklerini, varsa kız arkadaşımı da beraberimde getirebileceğimi, yoksa yalnız gelmemin sorun olmayacağını, çadırdır yiyecektir hiçbir şeyi kendime dert etmemi söyledi.
Dersten çıktım kantinin olduğu binaya doğru yürüyorum. Baktım hemen biraz ilerimde Barbara. Barbara ile üç beş derste beraber olduk. Birkaç kez de oturup çay kahve içtik. Yeni tanıştığımızda arkadaşlığı ileriye taşıma isteği gösterir gibiydi sonra nedendir bu isteği İranlı öğrencilere doğru yöneldi. Üzerinde dar, biçimli kalçalarını ortaya koyan soluk bir pantolon, omzunda bir çanta park yerine doğru hızlı adımlarla yürüyor. Hızlanıp yetiştim. Hafta sonu için benimle gelmesini teklif etsem…Tersler mi? Düğün değil, bayram değil bu da nereden çıktı der mi? Aman… terslerse terler… bizim kızlar gibi it köpek, sen beni ne sandın…senin ağzını burnunu yırtarım deyip ayağından topuklu ayakkabısını çıkarıp üzerime yürüyecek değil ya… Barbara! Barbara! Diye seslendim. Durdu, döndü baktı…İri yeşil gözlerinde kızgınlığın zerresi yok. Eve gidiyorsan geçerken beni de bırakır mısın dedim.
Hadi gel bırakayım deyince park yerine yöneldik. Ne haber, okul nasıl gidiyor, nasılsın sorucukları aramızda gidip gelirken bir göz odacıktan oluşan minik dairemin bulunduğu binanın önüne geldik. İnmeden önce gülümseyerek “ Zamanın varsa gel sana bir Türk kahvesi ikram edeyim!” deyince yüzüme ‘yemezler’ anlamında gülerek baktı ve “Sen şimdi beni kahve bahanesi ile eve atıp bu durumdan faydalanmaya kalkarsın!” deyince ben hemen savunmaya geçip “ Yok…Vallah billah bir şey yapmam, öyle bir niyetim yok…!” diye kem küm ederken Barbara, “Madem bir şey yapmaya niyetin yok o zaman ben niye geleyim?” deyip arabayı yola sürdü… Ben öylece kalakaldım.. Bir süre sonra kendime gelip eve doğru yürüdüm. Yürürken kendime olmadık, yakası bağrı açılmadık küfürleri sıralıyordum.