OBURLUK HİKÂYELERİ

Oburluk, kavrayışı ortadan kaldırır, inceliği giderir ve geride kasvet bırakır.

OBURLUK HİKÂYELERİ
Yazar : Tarih : Okunma : 433 views Yorum Yap

Merhaba

Efendim, içinde bulunduğumuz oruç ayı insanın hem maddi hem manevi olarak kendini tutması gereken bir ay olmasına rağmen kimi zaman olması gerekenin dışında orucun insanı tutamadığı eylemlere de sahne oluyor maalesef. Bu konulardan biri de oruçluların iftar sofralarındaki oburlukları. Tüm günü oruçlu geçiren kimi oburlar iftarda günün hıncını alırcasına ve dillere düşmek pahasına ne bulursa silip süpürüyor. Kimi zaman gülümseten kiminde de yok artık o kadar da değil kabilinden sözlere konu olan iftar oburluklarını işitiyoruz zaman zaman. Oruç tutmanın mantığına ters olsa da kimin ne kadar yiyeceğine karışmak haddimize değil. Yemek yemeyi seven biri olarak gençliğimizde davetli olduğumuz bir iftar sofrasında yediğim yemekler sebebiyle eve döndükten sonra vâlide hanımdan işittiğim azarı da, yemekleri çok beğenmiş olmam hasebiyle davet sahiplerinin memnuniyetlerini de tebessümle hatırlarım. Kayıtlardan anlaşıldığı kadarıyla meşhur oburlar kendilerine tarihte yer bulacak kadar ilginç ve eğlenceli hikâyelere sahip. Bunlardan hatırımda kalan iki kısa hikâyeyi naklederek neşeli birkaç dakika geçirmenizi arzu ederim.

  1. Abdülhamid döneminde iki kez şeyhülislamlık makâmına getirilen Cemalettin Efendi yemeğe düşkün olmamasına rağmen konağında sık sık yemek yeme yarışmaları düzenler, dönemin oburları bu yarışmaları merakla takip edermiş. Bu oburlardan kestane ve mantarla doldurulmuş bütün bir hindiyi, ardından da bir sini baklavayı yiyerek rekor kıranlar olmuş. Konak o kadar meşhurmuş ki sırf rekor kırmak için bu konağa yolunu düşüren yabancı seyyahlar bile varmış. Konak hizmetlerinde çalışıp yetişen ve sonra Yıldız Sarayında telgrafçılık vazifesine getirilen Recâi Efendi de yemek yeme konusunda iddialıymış. Bir gün rekor denemesine girişip on çeşit ziyafet yemeğinden üçer dörder porsiyon yiyerek de bunu başarmış. Yemekten sonra bir düzine kahve içtiği, bu sırada da anlattığı oburluk öyküleriyle meclisinde bulunanları gülmekten kırıp geçirdiği kayıtlara girmiştir. Hatta o akşam Cemalettin Efendi kendisini yatıya alıkoymuş yatsı namazından sonra meyveler, çerezler yenilip şerbetler içilmiş Recai Efendi yatmaya giderken,

-Efendim, içim pek ezildi. Emir buyursanız da biraz peynir ekmek lütfetseler! Demiş.

Recâi Efendinin önüne konakta pişmiş taze francalalar eşliğinde, Balkan kaşkavalı, Gelibolu kaşarı, Edirne peyniri ve kaymağı, tuzsuz tereyağı, zeytin çeşitleri, Erzurum balı, Kayseri pastırması, türlü reçeller, ev sucuğu, rafadan yumurtalardan oluşan büyükçe bir sini içerisinde kahvaltı sofrası hazırlanmış, Recâi Efendi sanki hiç doymamış gibi siniyi silip süpürmüş.

Bir diğer eğlenceli oburluk hikâyesi meşhur Halife Hârun Reşit döneminde yaşayan Bağdatlı Abbas isimli bir obura aittir. Bu adamın özelliği ne kadar yerse yesin asla “Doydum” dememesiymiş. Ömründe bir kere bile olsun “Çok şükür doydum!” dediği gün olmamış. Hârun Reşit devlet erkânı ile toplantı yaptığı zaman onlara ziyâfet verir siyasi görüşmelerin sonunda ziyâfetle birlikte söz edebiyata, şiire ve sanata doğru kayar hoş bir sohbet meclisi oluşurmuş. Yine bir toplantı sonrası sofraya oturulacağı esnada halife sarayın penceresinden baktığında Dicle nehri kenarında avare avare dolanmakta olan Abbas’ı görmüş. Derhal emir verip Abbas’ın saraya, ziyâfet sofrasına getirilmesini istemiş. Niyeti o gün Abbas’ı doyurmak ve “Doydum” dedirtmekmiş. Saray erkânı da bu fikre sıcak bakmışlar. Abbas’a hal hatır sorulduktan sonra tek başına sofraya oturtulmuş, hazırlanan tüm yemekler sırasıyla önüne konulmuş. Abbas yedikçe yiyor, çorbaları, mezeleri, etlileri, börekleri, pilavları ardı ardına mideye indiriyormuş. Saray erkânından kimileri böyle giderse aç kalacaklarını düşünürken kimileri de Abbas’ın bunca yediğinin nereye gittiğini merak ediyorlarmış. Sofradaki yemekler her tazelenişinde halife, “Abbas doydun mu?” diye sorarken cevap her zamanki gibi “Halife hazretleri biraz daha yiyeyim!” oluyormuş. Bu şekilde Abbas 16 devlet adamı için hazırlanan yemekleri bitirmiş ama kendinde de mecal kalmamış. “Abbas, doydun mu?” sorularını sessiz kalarak geçiştirmeye başlamış. Nihayet birkaç porsiyon baklavadan sonra yemekten kesilmiş, halife tekrar sormuş “Abbas, doydun galiba?” Abbas cevap vermiş “Artık yemeyeceğim Sultanım.”  Halife “O halde doymuşsun?” Abbas “ Biraz sonra acıkacağım.” Halife, Abbas’ın doydum demeye yanaşmadığını görünce belindeki kılıcın kabzasına yapışarak “Doydun değil mi Abbas, doymadıysan doyana kadar yemeye devam et!” Abbas “Vallahi halife hazretleri boynumu da vursanız şu anda bir şey yiyebilecek değilim!” demiş. Bakmışlar ki Abbas inatçı, bir yandan doyduğunu söylemiyor diğer yandan da çatlamak üzere, salıvermişler gitsin. Abbas saraydan çıkmış yalpalayarak giderken tanıdıklarından biri sormuş “Saraydan geldiğine göre halife seni iyice doyurdu galiba!” Abbas ne dese beğenirsiniz, “ Ne doyması efendi! Kılıç korkusuyla bir şey mi yiyebildik!”

***

Bir Kelime

Seyyah: Seyahat eden kişi. Uzak ülkeleri gezip dolaşan kimse, gezgin.

***

Efendim; herkese, bahşedilen nimetlerinden kâfi miktarda yiyebilecek iştah, sağlık ve afiyetler temenni ederim. Bir sonraki yazıda buluşana kadar hoşça bakın zâtınıza. Yolcu yolunda gerek, kalın sağlıcakla.

 

admin (gencivrilgazetesi@hotmail.com) Websitesi

Bunlarda İlginizi Çekebilir

 width=