YANLIŞLAR ARASINDA DOĞRUYU BULMAYA ÇALIŞAN BİR YAŞAM

Otobüs; dolunayın ışıltılarını kucaklayıp, mavi giysilerine bürünmüş Göksü ırmağının bir sağına bir soluna geçip, ulu çam ağaçlarının gökyüzüne salınan fışırtılarına el sallayıp geçerken, kaptan; pür dikkat yola, otobüsteki yirmiye yakın öğrencinin hocası pür dikkat kaptan ve yola bakıyor, otobüsteki tüm çocuklar ve nerede ise geri kalan yolcuların tümünün yarı uykulu, yarı sersem başları, otobüsün yola olan uyumuna uygun kah sağa kah sola devriliyordu…

YANLIŞLAR ARASINDA DOĞRUYU BULMAYA ÇALIŞAN BİR YAŞAM
Yazar : Tarih : Okunma : 51 views Yorum Yap

Otobüs, Toros Sıradağlarının içlerine yaklaştıkça, Göksu gömgök, çamlar gökyüzüne değmeye yemin etmiş gibi arşa kollarını açmış, çamlar esen yele doğru fışırdayarak aşk şarkıları söylerken uzaklardan Dadaloğlu, kır kısrağının sırtında, arkasında üç beş yüz kızan, göğsünde içine sığmayan bir öfke haykırıyor,

Ferman padişahın ise dağlar bizimdir… Atların kayalarda yankı bırakan nal sesleri Dadaloğlunun türküsüne eşlik ediyor…

Uzaklarda Karacaoğlan’ın kara sevdasının saza fısıldadıkları…

“felek benden beter etsin halini

Ben ölürsem yadlar sarsın belini

Garip bülbül güle versin meylim

Figanım artıran yarda nem kaldı…”

Daha da uzaklarda Nesimi haykırıyor…

Aha bu toprakların sesi yüreği Musa Eroğlu, sazın bağrına basmış parmağını, saz inim inim inliyor… Mihriban diye…

Göksu burnunun dikine Akdeniz’e doğru koşarken biz doğuya doğru yöneldik. Yol bir Akdeniz’in masmavisine, bir Torosların ulu yeşil çamlarına koşup sarılmak istiyor… Güneş önce ulu çamlarla kucaklaştı Akdeniz’in kıskanç bakışlarına aldırmayarak sonrada Akdeniz’in mavi suları ile… Otobüsün kaptanı, hiç de farkında olamadı güneşin çamlar ve Akdeniz’in suları ile kucaklaşmalarını… Belki farkında olsa… Kıskanırdı… Niye ben değil ‘o’diye…

Otelin önünde indiler ellerinde küçüklü büyüklü birer valiz… Gözlerinde hızını alamamış uyku… Sersem sepet otel ön kabul salonuna girdiler… Ve verilen odaya gitmek üzere birer ikişer asansöre bindiler…

Ertesi gün sabah erkenden uyanıp sahile indim. Kumsalda hafiften koşturuyorum… Baktım karşıdan yüzücü öğretmenimiz Ülkem Hanım geliyor, göğsümü şişirerek bir hava ile yanından geçmek üzere idim ki,

Ahmet hocam bir dakika,

Buyurun Ülkem Hanım derken, içimden övgü bekliyorum…

Hocam yanlış koşuyorsunuz…

Haydaaa… Övgü beklerken…

Yani…

Hocam, koşarken yere, önce ayak parmaklarınızın basması gerek… Sizse lap diye tabanlarınızla basıyorsunuz…

Teşekkürler hocam deyip yere ayakuçlarımla basarak koşmayı sürdürdüm…

Ertesi günü erkenden kalkıp sahile inip yüzmeye başladım. İki, üç, dört yüz derken bin kulaç yüzüp sahile çıkarken baktım Ülkem karşımda… Diri alımlı vücudu, güzel yüzünü saran gür, iri dalgalı saçları, tatlı tatlı yemyeşil gözleri ile bana bakıyor ‘bravo’ türünden bir sözcük bekleyerek yüzüne bakıp sırıttım… Yemyeşil gözlerine dökülen iri dalgalı sarı saç buklesini zarif bir baş salınımı ile geriye itip,

Hocam, yanlış yüzüyorsunuz…

Ülkem, bin kulaç attım durmaksızın…

Hocam, kutlarım ama yine de yanlış yüzüyorsunuz… Yüzerken doğru soluklanmanız gerek, sizse öyle yapmıyorsunuz… Deyip nasıl soluklanmam gerektiğini suya atlayıp gösterdi…

Şimdi doğru koşup doğru yüzebiliyorum ama aynaya bakmaya korkuyorum. Aynanın söyleyecekleri Ülkem hocamın söyledikleri kadar gülümseyerek söylenmeyebilir…

admin (gencivrilgazetesi@hotmail.com) Websitesi

Bunlarda İlginizi Çekebilir

 width=