DİŞ KİRÂSI

Kimseye bâkî değildir mülk-ü devlet sîm-ü zer
Bir harâb olmuş gönül ta’mir etmekdir hüner

DİŞ KİRÂSI
Yazar : Tarih : Okunma : 476 views Yorum Yap

Merhaba

Efendim, letâfet ve zarâfetle bezenmiş kültür ve medeniyet dünyâmız Ramazan kültürünü de katmış renkli sayfaları arasına. Ramazan; Türk dünyâsında ve özellikle Anadolu topraklarında farklı bir hava ve coşku ile yaşanmış yüzyıllardan beri. Medeniyetimizde eski Ramazanların en lâtif hâllerinden birini de “Diş kirâsı” adıyla verilen hediyeler teşkil ediyordu. Bir zamanlar hâli vakti yerinde olan âileler iftara dâvet ettikleri misâfirlerine türlü türlü hediyeler takdim etmek üzere zarâfet örnekleri sergiliyorlar, gönül kazanmanın en büyük kazanç olduğunu bu vesileyle bir kere daha fark ediyor, çevresindekilere de fark ettiriyorlardı. Bu hediyelere genel olarak “Diş kirâsı” adı verilirken, hediyelerin temelini para ve kıymetli eşyâlar oluşturuyordu. Özellikle nüfûzlu kişilerle, devlet erkânında üst düzey idâreci konumundaki kimselerin konakları her akşam dolup dolup boşalıyordu. İhtişamlı iftar sofralarına katılanların memnûniyetleri, misâfirleri ağırlayanlarda ayrı bir haz duygusu oluşturuyordu. Konak sâhipleri, misâfirlerinin çokluğunu, şatafatlı iftar sofralarını ve sonrasında verilen diş kirâlarının cins ve miktârını bir itibâr tâzeleme vesîlesi olarak kabûl ediyorlardı. Çeşitli kademelerde görev yapan memûrlar, âmirlerinin dâvetlerine gitmeyi bir çeşit mahcubiyet olarak algılıyorlardı. Yemek yeme konusunda iştahlı kimselere de bu vesileyle gün doğuyor, tanıdık, tanımadık konaklara giderek türlü yemeklerle ve şerbetlerle midelerine ziyâfetler çekiyorlardı.

Bir zamanlar Ramazan aylarında yaşanan diş kirâsı geleneği bir Osmanlı zarâfeti olarak kendini gösterirken iftar veren kimse “İftarımıza gelerek bizi şereflendirdiniz, hânemize bereket getirdiniz, yediklerinizle dişlerinizi bir çeşit kirâya verdiniz, karşılığında siz de şu hediyeyi kabul buyurunuz” demek istiyordu. Fâtih Sultan Mehmed’in ünlü sadrazamlarından biri olan ve İstanbul’da bir semte de ismini veren Mahmut Paşa, misafirlerine dâimâ içinde nohut şeklinde altınlar bulunan nohutlu pilav ikram ediyor, pilav yerken kaşığına altın denk gelenler de diş kirâsını almış oluyordu. Bâzı kimselerin verdikleri diş kirâları zenginlikleri nispetinde oluyor verdikleri para ve hediyeler oldukça yüksek bir yekûn tutuyordu. Bu kişilerden biri olan Rıfat Paşa’nın Ramazan ayı sonunda kâhyasının getirdiği hesâbı gözden geçirerek harcanan miktârın beş bin altını bulduğunu görünce “Çok şükür, bu Ramazanı ucuz atlattık” dediği kayıtlardan anlaşılıyor.

Diş kirâsı geleneğinden Pâdişahların da muaf tutulmadığına dâir bilgiler var târihimizde. Hâlen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi olarak kullanılan târihi binânın eski adı bir zamanlar Zeynep Hanım Konağıydı. Zeynep Hanım, Mısır vâlisi Kavalalı Mehmed Ali Paşanın Kızı, sadrazam Yusuf Kâmil Paşanın ise eşiydi. Karı koca son derece hayırsever bir âile olan bu gönül sahipleri, İstanbul’a birçok târihi eser kazandırmışlar. Günümüzde de faaliyette olan Zeynep Kâmil Hastanesi bunlardan biridir. Yusuf Kâmil Paşa hem bir devlet adamı hem de târihten, edebiyattan ve şiirden hoşlanan ince ruhlu bir kimseydi. Bu sebeple Zeynep Hanım Konağı, o devirde bir çeşit ilim ve kültür akademisi haline gelmişti. Haftanın belli günlerinde edebiyat sohbetleri yapılırken toplantılara bizzat Yusuf Kâmil Paşa başkanlık ediyordu. Zâten cömert ve hayırsever olan Zeynep Hanım ise özellikle Ramazan ayında tam bir iyilik meleği kesiliyor, konağın kapısını herkese açık tutuyor, gelen kişilere mevki ve durumlarına göre çeşitli hediyeler takdim ediyordu. Bir akşam 32. Osmanlı Pâdişâhı Sultan Abdülaziz iftar yemeği için o konağın davetlisi oldu. Yemeğe müteâkip Yusuf Kâmil Paşa altın bir tepsi içerisinde günün şartlarında ellerinde bulunan bütün kıymetli evrak, senet ve ziynet eşyalarını Pâdişâha arz ederek “Dünyâda mal ve mülk nâmına neyimiz varsa hepsini siz devletlimiz sayesinde elde ettik, dolayısıyla tamamını da size takdim ediyoruz” sözleriyle daha önce görülmemiş duyulmamış bir diş kirâsını Pâdişâha sundu. Sultan Abdülaziz; “Bütün bunlar makbûlümdür, hepsini kabul ediyor ve yine sizlere veriyorum” diyerek hediyeleri sahiplerine iâde etti. Bir pâdişâha ancak böyle hediye verilir, pâdişâh da mâkâmının gerektirdiği tavrı herhalde ancak böyle sergiler.

Yazımızı taçlandıran beyitte; bu dünyâda mal ve mülk, altın ve gümüş ne varsa yine sonu olan bu dünyâda kalacaktır. Asıl zenginlik mal ile olan değil sonsuz olan âlemde bize eşlik edecek olan kırık gönüllerin ve kanatların tamir edilmesiyle elde edilendir denilmektedir. Doğru söze ne denir!

***

Bir Kelime

Erkân: İleri gelenler, üst düzeyde bulunanlar. Esaslar. Temeller. Önderler.

***

Efendim, Ramazanınız mübârek olsun, bir başka yazıyla çınaraltında buluşana kadar hoşça bakın zâtınıza. Yolcu yolunda gerek, kalın sağlıcakla.

 

admin (gencivrilgazetesi@hotmail.com) Websitesi

Bunlarda İlginizi Çekebilir

 width=